İsrail’de 27 Ekim 2026 tarihinde yapılması planlanan genel seçimler, yalnızca siyasi partiler arasındaki iktidar mücadelesine sahne olmakla kalmıyor; aynı zamanda Filistin topraklarında sahadaki dengeleri değiştirecek radikal kararların da habercisi oluyor. Uzmanlar, seçim takvimi yaklaştıkça İsrail siyasetindeki “güvenlik” ve “Filistin” odaklı söylemlerin, doğrudan sahadaki uygulamalara dönüştüğü konusunda uyarıyor.
Seçim sürecinde sahadaki gerilim artıyor
Siyasi analistler, geçmiş seçim dönemlerinden edinilen tecrübelerin, İsrail siyasi partilerinin sandıkta başarı elde etmek için “daha sert” bir tutum takınmayı tercih ettiğini gösterdiğini belirtiyor. Bu süreçte Filistinliler aleyhine alınan kararların, seçmen tabanını konsolide etmek için bir “seçim aracı” olarak kullanılması, bölgedeki gerilimi tırmandırıyor.
Filistinli gözlemciler, seçim öncesi dönemlerin sadece söylemle sınırlı kalmadığına, hükümetlerin bir sonraki döneme “geri döndürülemez” yeni gerçeklikler bırakmak için acele ettiğine dikkat çekiyor. Bu strateji, yeni bir hükümet kurulsa bile sahada değiştirilmesi zor olan “oldu-bitti” durumları yaratmayı hedefliyor.
Aşırı sağın etkisi ve yerleşim politikaları
Mevcut hükümet yapısında bulunan Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi figürlerin öncülük ettiği aşırı sağcı kanadın, seçim kampanyasını “yerleşimleri genişletme” ve “Filistin üzerindeki kontrolü artırma” üzerine kurduğu gözlemleniyor. Bu durum, Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerinin hız kazanmasına ve Filistinli toplulukların hareket alanının daha da daralmasına neden oluyor.
Analist Amjed Bashkar, İsrail hükümetinin bu adımlarının sadece bir seçim vaadi olmadığını, aksine toprak üzerindeki kontrolü kalıcılaştırma hamlesi olduğunu vurguluyor. Bashkar’a göre, özellikle Batı Şeria’daki hızlı yerleşim genişlemeleri, olası bir hükümet değişikliğinde dahi statükonun bozulmasını zorlaştırmayı amaçlıyor.
Ekonomik baskı ve güvenlik stratejileri
Seçim döneminin Filistin tarafına yansıyan bir diğer boyutu ise ekonomik ve güvenlik odaklı yaptırımlar. Özellikle “mukassa” olarak bilinen Filistin vergi gelirlerinin kesilmesi ve ekonomik ambargoların sıkılaştırılması, İsrail’in seçim dönemlerinde başvurduğu temel baskı mekanizmaları arasında yer alıyor.
Öte yandan, İsrail basınıyla çalışan çevirmen Yaser Manna, seçimlerde kullanılan dilin toplumsal bir hazırlık süreci işlevi gördüğünü savunuyor. Manna’ya göre:
-
Söylem vs. Uygulama: Seçim dönemindeki tahrik edici dil, sadece bir propaganda değil, aynı zamanda kamuoyunu daha radikal politikalara alıştırma sürecidir.
-
Güvenlik Algısı: Filistinlilerin “tehdit” olarak tanımlanması, İsrail’in güvenlik bürokrasisinin ve siyasi kurumlarının kökleşmiş bir yaklaşımı olup, seçim dönemlerinde daha da agresif bir tona bürünmektedir.
Sonuç olarak, 27 Ekim sandığına giden İsrail siyasetinde, Filistin meselesi yine “yönetilmesi gereken bir çatışma”dan ziyade, bir “seçim vaadi” olarak konumlandırılıyor. Bu durum, önümüzdeki aylarda hem Batı Şeria’daki yerleşim genişlemesinin hem de Gazze’ye yönelik güvenlik politikalarının, seçim sonuçlarından bağımsız olarak daha da sertleşebileceğine dair endişeleri körüklüyor.



