11 Eylül saldırılarının 25. yıl dönümü yaklaşırken, Amerikalı gazeteci ve yazar Asma Khalid The Atlantic dergisinde yayımlanan analizinde ABD’de Müslüman karşıtlığının (İslamofobi) geçirdiği tehlikeli dönüşümü ele aldı. Khalid, saldırıların ardından yaşanan güvenlik odaklı şüphe ve korku atmosferinin yerini, bugün siyasi karar alıcılar tarafından açıkça meşrulaştırılan ve kurumsallaştırılan sistematik bir nefret söylemine bıraktığını vurguladı.
Korkudan normalleşen nefrete geçiş
Khalid, Indiana eyaletinde büyüdüğü dönemde camilerin hedef alınmasına veya başörtülü kadınlara yönelik münferit tacizlere rağmen Müslümanların yerel toplumun doğal bir parçası olarak kabul edildiğini belirtti. Ancak özellikle 2016 başkanlık seçimleri sürecinde siyasi retoriğin İslam’ı doğrudan “Amerikan kimliğinin karşıtı” gibi konumlandırdığına dikkat çekti:
-
Siyasi söylemin merkezine taşınma: Donald Trump’ın 2016’daki “Müslümanların ülkeye girişinin yasaklanması” çağrıları ve “İslam bizden nefret ediyor” şeklindeki ifadelerinin, marjinal çevrelerdeki karşıtlığı ana akım siyasetin merkezine taşıdığı ifade edildi.
-
Açık nefret söylemi: Günümüzde seçilmiş temsilcilerin İslam’ı doğrudan hedef almaktan çekinmediği, Indiana Vali Yardımcısı Micah Beckwith’in İslam için “ölüm tarikatı” benzetmesi yapması ve yasaklama çağrılarında bulunması örnek olarak gösterildi.
İslam, Amerika tarihinin ayrılmaz bir parçası
İslam’ın ABD’ye sonradan gelen “yabancı” bir unsur olmadığını vurgulayan yazar, tarihi köklere dair şu hatırlatmalarda bulundu:
-
Köleleştirilen Afrikalı Müslümanlar: Tarihçilerin verilerine göre, Kuzey Amerika’ya zorla getirilen Afrikalı kölelerin yüzde 10 ila 30’unu Müslümanlar oluşturuyordu.
-
Tarihi figürler ve kurucu felsefe: 1752’de köle olarak getirildikten sonra özgürlüğünü kazanıp Georgetown’da mülk edinen Yarrow Mamout gibi tarihi kişilikler ve Thomas Jefferson’ın din özgürlüğü metinlerinde Müslümanları açıkça koruma altına alan vizyonu hatırlatıldı.
Analizde, ABD’nin 11 Eylül sonrası güvenlik endişeleriyle şekillenen ilk dönemden çok daha yıpratıcı bir nefret dalgasına sürüklendiği, bunun da din özgürlüğü, eşit vatandaşlık ve Amerikan anayasal değerlerinin temellerini tehdit ettiği vurgulandı.



