Azim Tahmasbi: İran romanı sansüre karşı yumuşak bir kalkan
Analiz

Azim Tahmasbi: İran romanı sansüre karşı yumuşak bir kalkan

İran edebiyatı, ulusal kimliğin şifrelerini nasıl çözüyor? Modern İran romanı, sansür baskısına karşı bir direniş sesi, karmaşık kimliklerin bir madeni ve nesillerin hafızası olarak öne çıkıyor. Özellikle 1979 İslam Devrimi sonrasında sembolizm ve sürrealizm, edebiyatın hayatta kalma araçlarına dönüştü. Dr. Azim Tahmasbi ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Meşrutiyet döneminden günümüze İran romanının serüvenini, kadının cesur sesini ve resmi tarihe karşı oluşturulan “karşı hafızayı” mercek altına alıyoruz.

Hayatta kalma stratejisi olarak sembolizm

İran romanında sembolik dilin gelişimi, sansürden kaçınmanın ötesinde yaratıcı bir zorunluluk haline gelmiştir. Sadık Hidayet’in 1937 tarihli “Kör Baykuş” eseri, sürrealist imgelerle yabancılaşmayı anlatırken dolaylı bir siyasi eleştiri sunar. Devrim sonrası dönemde ise Rıza Berahani ve Şehrnuş Parsipur gibi yazarlar, dini ve tarihi sembolleri harmanlayarak toplumsal baskıyı deşifre etmişlerdir. Bu sembolik enerji, İran edebiyatını dünyada özgün kılsa da metinleri çözülmesi gereken birer şifreye dönüştürerek “seçkinci” bir okur kitlesine hapsetmiştir.

Sürgün edebiyatı ve mağduriyetin metalaşması

Sürgündeki İran edebiyatı, bazen Batı’ya “mağduriyet imajı” satmakla eleştiriliyor. Marjane Satrapi’nin “Persepolis” ve Azer Nefisi’nin “Tahran’da Lolita Okumak” gibi eserleri, küresel yayın piyasasının beklentilerini karşılayan “klişe mağdur kadın” imajı ürettiği gerekçesiyle sömürge sonrası çalışmaların eleştiri odağında yer alıyor. Buna karşın Mahmud Devletabadi ve Huşeng Golşiri gibi isimler, deneyimin dürüstlüğünü ve derinliğini koruyarak “ötekiyle” değil, toplumun kendi dokusuyla konuşmayı sürdürüyor.

Kadın yazarların yükselişi ve anlatının dişileşmesi

İran edebiyatında kadın sesinin sosyal ve dini yapıları eleştirmedeki cesareti dikkat çekicidir. Bu hakimiyet, yapısal kısıtlamalarla ileri düzey anlatı bilincinin bir sonucudur. Kadın yazarlar, bedeni ve hafızayı birer çatışma alanı olarak kullanarak otoriteyi sorgulayan yeni araçlar geliştirmişlerdir:

  • Şehrnuş Parsipur: “Tuba ve Gecenin Anlamı” ile din ve mitolojiyi kimlikle bağlar.
  • Zoya Pirzad: “Işıkları Ben Söndürürüm” ile gündelik hayatın detayları üzerinden kimlik krizini işler.
  • Fariba Vafi: “Kuşum” romanında özgürlük arzusu ile toplumsal baskının çatışmasını ele alır.

Resmi tarihe karşı “karşı tarih”

İran romanı, anlatının merkezini “otorite”den “deneyime” kaydırarak tarihi yeniden yazar. Büyük olaylar homojen birer ulusal destan olarak değil; çelişkili anıların ve tartışmalı gerçeklerin bir ağı olarak sunulur. Örneğin Simin Danişver, “Suvashun” romanında siyasi tarihi, gündelik direnişin tarihine dönüştürür. Devletabadi’nin “Kelider”i ise köylülerin ve işçilerin perspektifinden bir “halk tarihi” kurgulayarak devletin anlatı üstünlüğünü parçalar.

Gelecek projeksiyonu: Sansürsüz bir edebiyat

Sansürün aniden kalkması durumunda İran romanının ışıltısını kaybedip kaybetmeyeceği sorusuna Tahmasbi şu yanıtı veriyor: “Roman bir üretim özgürlüğü aşamasına girecektir. Bu durum yeni edebi türlerin önünü açacak olsa da içeriğin ticarileşmesi ve tek tipleşmesi riskini taşır. Asıl stratejik soru şudur: Sansür kalktıktan sonra, İran romanı hangi toplumsal rol için ve hangi izleyici kitlesi için yazılacaktır?”