İran’ın Pakistan üzerinden ABD’ye ilettiği 14 maddelik yeni stratejik taslak, Tahran’ın geleneksel müzakere doktrininde köklü bir değişime gittiğini ortaya koyuyor. Artık “geçici deşarj” veya “ateşkes” gibi ara formüller yerine “savaşın topyekûn sonlandırılmasını” masaya koyan Tahran, bölgedeki stratejik denklemi devasa takaslarla yeniden kurgulamayı hedefliyor.
Stratejik denge: Hürmüz’e karşı abluka
İran uzmanları, bu yeni teklifi “stratejik karşılıklılık” ilkesine dayandırıyor. Planın merkezinde, dünya enerji trafiği için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’nın tamamen açılmasına karşılık, İran limanlarına yönelik Amerikan deniz ablukasının kaldırılması yer alıyor. Tahran yönetimi ayrıca, yaptırımların kalkmasıyla nükleer programdaki teknik kısıtlamaları eş zamanlı değil, “ardışık aşamalarla” müzakere etmeyi öneriyor. Bu yöntemle, önceki nükleer anlaşmada yaşanan ve 13 yıl süren “müzakere tıkanıklığı” tuzağından kaçınılması amaçlanıyor.
Bölgesel güvenlik ve garantörlük
Yol haritasının ilk ve en kritik aşaması, askeri gerilimin düşürülmesini öngörüyor. Bu kapsamda öne çıkan maddeler şunlar:
- Saldırmazlık Paktı: İran’ın bölgedeki ABD unsurlarını hedef almaması karşılığında Washington’un askeri operasyonlarını durdurması için uluslararası garantiler verilmesi.
- Cephe Birliği: Savaşın durdurulması taahhüdünün sadece İran’ı değil; Lübnan, Hizbullah ve İsrail hattını da kapsayan tüm bölgeyi içine alması.
- Süreci Baltalayanları Devre Dışı Bırakma: Bölgesel kapsayıcılık sayesinde, diplomatik olgunlaşma anlarında askeri tırmanışla süreci sabote eden aktörlerin etkisiz hale getirilmesi.
Füze programı müzakere dışı
Teklifin en dikkat çekici yanlarından biri ise İran’ın balistik füze programına dair hiçbir atıfta bulunulmaması. Bu durum, Tahran’ın savunma kapasitesini pazarlık konusu yapmama konusundaki kararlılığını sürdürdüğünü gösteriyor. İkinci aşamada ise zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti ve dondurulmuş varlıkların iadesi gibi daha karmaşık teknik dosyaların ele alınması planlanıyor. İran’ın bu hamlesi, “ateş altında taviz verme” mantığını kırarak, önce güvenli bir zemin oluşturup ardından nükleer dosyada adım atmayı hedefleyen proaktif bir diplomasi atağı olarak değerlendiriliyor.
