Ankara, Kahire ve Riyad arasında filizlenen yeni diplomatik dönem, sadece ekonomik iş birliğiyle sınırlı kalmayıp bölgenin güvenlik mimarisini yeniden inşa edebilecek stratejik bir ittifaka dönüşme sinyalleri veriyor. Uzmanlar, bu üçlü yapıya Pakistan ve Endonezya'nın da eklenmesiyle "Müslüman NATO'su" olarak adlandırılabilecek devasa bir gücün doğabileceğini öngörüyor.

Kahire zirvesi ve askeri iş birliği

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Riyad ziyaretinin ardından Kahire'de Abdülfettah es-Sisi ile gerçekleştirdiği zirve, bölgesel sorunlarda (özellikle Filistin meselesinde) tam bir görüş birliği sağlandığını ortaya koydu. Bu yakınlaşma, ülkeler arasındaki iş birliğini sadece ticaretle sınırlı bırakmayıp askeri ve güvenlik alanlarına da yaymayı hedefliyor.

Mısırlı eski diplomat Ali el-Aşmawi'ye göre; bu ittifakın kapsamı, Pakistan'ın nükleer gücü ve Endonezya'nın devasa nüfus potansiyeliyle birleştiğinde, ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze halkını yerinden etme planı gibi projelere karşı en büyük engeli oluşturdu.

Tehditler ve stratejik engeller

Bu denli büyük bir ittifakın kurulması, şüphesiz küresel ve bölgesel güçlerin tepkisini de beraberinde getiriyor. Uzmanlar, bu sürece karşı çıkacak başlıca engelleri şu şekilde sıralıyor:

  • İsrail Lobisi: Washington'daki güçlü İsrail yanlısı grupların, ittifakın oluşumunu engellemek için erkenden harekete geçtiği belirtiliyor.

    İran ve ABD masaya oturuyor: Nükleer odaklı kritik zirve
    İran ve ABD masaya oturuyor: Nükleer odaklı kritik zirve
    İçeriği Görüntüle
  • Trump Yönetimiyle İlişkiler: Üç ülkenin de ABD ile iyi ilişkileri olması bir avantaj olarak görülse de "kırmızı çizgilerin" kışkırtıcı olmadan net bir şekilde çekilmesi gerektiği vurgulanıyor.

  • Zaman Faktörü: İttifakın "boşlukta" oluşmadığı ve sağlam temeller üzerine oturması için acele edilmeden, her ülkenin kendi önceliklerine saygı duyularak inşa edilmesi öneriliyor.

Hegemonyaya karşı kalkan

Siyasi analist Ali Bakir, bu ittifakın temel amacının bölgede tarihin en yüksek askeri gücüne ulaşan İsrail hegemonyasına karşı koymak olduğunu belirtiyor. Yıllardır süren güvensizlik ortamının yerini ortak bir vizyona bırakmasıyla; bölge devletleri, dışarıdan dayatılan "böl ve yönet" projelerine karşı kendi kaynaklarını ve stratejik kapasitelerini birleştirme fırsatı yakalamış durumda.